47 Ayın Sultanı

 

 

Dünya kupaları toplum için her zaman en üst düzeyde olan olaylardan biridir. Spor denilen olayın bence en büyük anıdır. Benim için Dünya Kupası 2010’da hayal meyal izlediğim Güney Afrika ile başlıyor. 9 yaşında bir çocukken Shakira’nın yaptığı Waka Waka o dönem benim için daha etkileyici bir olay olsa da o turnuvaya dair birkaç anı kesinlikle hatırlıyorum. 2014’te kafaca daha olgunken izlediğim Brezilya’da olan turnuvada büyümüştüm ve olayların daha fazla farkına varmıştım o turnuva ile tarihine de biraz ilgi duymuş ve toplumu ne kadar etkilediğini de anlamıştım. Toplumun içinde birçok an yaratabilmiştir kendi başına ki bence bu da onu bu yüzden çok özel yapıyor. 82’de Almanya Fransa maçında kaleci Toni Schumacher’in Battison’un ağzına geçirmesi ve ardından Fransa’da yapılan anketlerde Hitler’den bile büyük bir nefret figürüne dönüşmesi ve 86’da Arjantin’de Maradona’nın İngiltere’ye üzerinden 32 yıl geçmiş olsa bile hatırlanan elle attığı gol ve ardından o el tanrının eliydi gibi ikonik bir açıklama yapması benim için bu turnuvanın en özel anlarından. Dünya Kupası 94’te, Baggio ve Escobar ile iki tane daha hikayeye sahip olmuş. Kolombiyalı Escobar’ın kupada kendi kalesine attığı gol sonrası Medellin’de uğradığı silahlı saldırı turnuva tarihinin en değişik anlarından ve aslında fanatiklerinin olayı ne kadar önemsediklerinin de kanıtı. Türkler için ise kesinlikle en özeli 2002. Hala bizden yaşça büyük insanların okuldan kaçıp bu turnuvayı izlediklerini anlatmaları ve tarihin en domine takımlarından biri olan Brezilya ile olan mücadelelerimiz kesinlikle anlatılır cidden o zamana ben de bilinçli bir şekilde tanık olmak isterdim. 14’te Brezilya’nın kendi sahasında 7-1 gibi bir skorla yenilmesi ve ardından Brezilya’nın dramatik hikayesi tanık olduğum en özel anlardan. Yıl şimdi 2018. Benim 3.turnuvam. İlk kez bu kadar bilinçli bir şekilde izliyorum olanları ve aşırı hoşuma gidiyor. Çünkü sporun hiçbir yerinde böyle bir festival havası yok. Bu turnuva Dünya futbol tarihi için çok özel. Çünkü Messi’nin bir misyonu var, Maradona’nın yaptığı şeyi yapmasını istiyor insanlar ve bu yüzden Türkler turnuvada olmayınca içimizden birçoğu Arjantin’in yanında oluyor. Ben ise Almanya, Fransa İzlanda ve Brezilya’ya şimdilik büyük bir sempati besliyorum kendime bir taraf seçmedim. Ancak 300.000 nüfuslu İzlanda’nın ülkesinden turnuva için 50.000 insanın Rusya’ya gelmesi ve inanılmaz coşkularından dolayı onların bir hikaye yazmasını çok istiyorum. Bir ay boyunca insanların ülkelerini aşırı büyük boyutlarda desteklemeleri ve bu olayı çok büyük bir biçimde benimsemeleri inanılmaz hoşuma gidiyor. Ülkesine o kupayı götürecek takım bu yüzden çok şanslı çünkü en ikonik kupa ile bir hikayeleri oluyor. Diğer evlerdeki insanları bilemem ama bizim evde en alakasız insana bile maç izleten çok değerli bir olay bu.Dünya Kupası nam-ı değer 47 ayın sultanı için yazacaklarım bu kadar. Umarım insanlar bu Dünya Kupası’nda yine efsane hikayeler izlerler daha 1 aylık serüvenin 3.günündeyiz yani daha çok uzun bir yol bizi bekliyor.

Reklamlar

Tranquility Base Hotel And Casino Nasıl Olmuş?

 

Arctic Monkeys yıllar önce AM albümünü yaptığında kariyerlerinin belki de en büyük popülerlik düzeyine ulaşmıştı. Cidden efsanevi bir albümdü, jenerasyonum gereği ben de Arctic Monkeys’i bu albümle tanıdım ve ilk dinlediğim Arctic Monkeys şarkısı Do I Wanna Know oldu. O albümün benim müzik zevkimin güncellenmesinde büyük bir yeri olduğu benim için çok aşikar. Eski albümlerine ve AM’in tamamını dinledikçe daha da sevdiğim grup sonrasında favorilerimden birine dönüştü. Sonrasında zaman içerisinde tüm albümlerini dinledikçe en sevdiğim müzik gruplarından birine dönüşen Arctic Monkeys’in AM’den sonra çıkartacağı albümü yaklaşık 3-4 yıldır heyecanla bekliyordum. Ve o albüm 2 gün önce Cuma çıkan albüm, daha önceki hiçbir Arctic Monkeys albümüne benzemiyordu. Öncelikle AM ile grup bir şekilde bir genç kitle kazandı, ve ben de o genç kitle ile bu grubun bir şekilde dinleyicisi olanlardanım. Ancak sadece AM dinleyerek Arctic Monkeys’i seven birisi için bu albüm büyük bir hayal kırıklığı olacaktır. Ancak neredeyse tüm albümleri dinleyen biri zaten her albümün kendine has farklı bir tadı olacağını görecektir. Bu albümde diğer albümler gibi bir festival müziği benzerinde bir şey de yok. Alex Turner yani grubun solisti, albümü şuan yapmak istediğim müzik tam olarak bu diyerek tanımlıyor. Zaten albüm de biraz Alex Turner albümü gibi, albümü dinlemeye başlayınca da her şarkıdaki hikayeleri hissediyorsunuz, sanki Alex Turner konuşuyormuş da arkasından güzel melodiler verilmiş gibi. Tüm şarkıların içerisinde bir hikaye var ve fütüristik bir havası var. Tüm şarkılara küçük küçük bir bakalım. Aşağıdaki Spotify playlistinden albümü siz de küçük küçük dinleyebilirsiniz.

 

 

Albümdeki genel hava hep aynı o piyano ezgisini sürekli hissediyorsunuz. Müzikal açıdan diğer Arctic Monkeys albümleri ile hiç alakası yok, çok sakin bir albüm. Birkaç sene önce AM’den sonra TLSP ile küçük küçük çalışan Alex Turner’in, piyanoyu artık başa aldığını anlayabiliyorsunuz zaten kendisi de artık gitarı eline alınca ilham alamadığını, AM’den sonra büyük bir yazar bunalımına girdiğini ancak sonrasında 30.yaşında kendisine menajeri tarafından hediye edilen piyanosunun başına geçince sözlerin yağ gibi aktığını söylüyor. Star Treatment’ta ile albüme temiz bir giriş yaparken, 70’li yılların bir rockstarının hayallerine tanık oluyoruz. Sonrasında One Point Perspective yine aynı havayı hissettirirken, American Sports’da modern insanın teknolojik kaygıları tiye alınıyor. Sonrasında ise bana göre albümün en iyisi Four Out Of Five geliyor. Four Out Of Five cidden sağlam bir şarkı olmuş. AM’den gelen o kitleyi de belki mutlu edebilecek tek eser bu. Harika bir gitar solosuna sahip ve albümden bir single çıkacak olsa kesinlikle bu şarkı olurmuş. Tranquility Base Hotel and Casino albümün aynı ismiyle gelen parça, albümün tümünde olan o fütüristik havayı hissediyorsunuz yine arkaplanı çok sağlam. Diğer şarkılarda yine farklı bir hava alamıyorsunuz tüm şarkıların içinde belirgin bir hikaye ve arkasında çok güzel melodiler var. Albüm Alex Turner’in solo albümü olsa aslında cidden mükemmel bir albüm. Çünkü albüm normal Arctic Monkeys’in albümleri aksine her şeyini Alex Turner’in yapıp sonradan küçük eklemelerle hazırlanmış bir albüm olmuş. Albümdeki arkaplanlar müzik uyumları cidden efsane. Ancak Arctic Monkeys ismi altında çıkınca, grubun üzerindeki o değişimi hissediyorsunuz ve o değişim aslında biraz moral bozucu. Dinlemesi cidden zor bir albüm, yer yer sıkıldığınız, monoton bulduğunuz anlar oluyor. Alex Turner’in değişen kafa yapısıyla belki de bir daha asla o eski sevdiğim tarz olan Humbug, AM tarzına bir daha asla dönemeyecekler. Değişen Arctic Monkeys’in ilk albümü bu ve o 5 yıllık büyük aradan sonra, aşırı farklı bir albüm oluyor.

Yıllar sonra gelen Arctic Monkeys albümü bir müzik albümünden çok, sözlerin çok iyi kombinlendiği efsane bir söz yığınına dönüşüyor. Arctic Monkeys zaten her zaman istediği müziği yapan ve oluşan değişimlerden, hiç etkilenmeyen sadece kendi istediği müziği yapan bir grup bu yüzden onlar adına mutluyum. Bu albüm belki de onların evriminin en büyük parçası oldu şimdiye kadar. Ama ne olursa olsun, benim için unutulmaz bir grup ve aşağıdaki benim için efsaneleşmiş olan performansla yazımı bitirmek istiyorum.

 

Salah’ın Harika Yılı

Futbolun kitleleri arkasından götürme konusundaki başarısına her zaman hayran kalmışımdır. İnsanları bir şekilde manipule etme becerisine sahip futbol. Birçok duyguyu içinde barındırmasıyla da aslında bir sürü güzel an yaratıyor. Futbolun beşiğinin İngiltere olduğunu düşünmüşümdür hep, çünkü oradaki insanların o anları çok coşkulu bir şekilde yaşaması çok hoşuma gider. İngiltere futbolunun benim için görkemi küçüklüğüme dayanıyor. 7-8 yaşlarındayken nadiren ulaşabildiğim şeylerden biriydi bu. Her izlediğimde o coşku çok hoşuma giderdi, belki de az izleyebilmemden mütevellit her izlediğimde aynı duyguyu hissetmemle çok özel bir an topluluğuydu benim için. Yıllar sonra her hafta izleyebildiğim bir şeye dönüştü ancak bendeki yeri asla değişmedi. Bu yaz ise harika bir olay yaşandı, ve bu Premier Lig’te benim tuttuğum takımın lehine değildi, ona rağmen bu adam bu sene o kadar çok güzel an yarattı ki kendine, ona hayran kalmamak elde değildi.Geçen yaz futbol tarihinin en büyük transferlerinden biri yaşandı ancak bu öyle bir transferdi ki, kimse onun en büyük transfer olduğunu düşünmüyordu, ancak sonradan anlaşıldı, kendi hikayesini yazan bir adam geldi ve İngiltere’yi karıştırdı.

Mohammed Salah, aslında doğunun baharından kopmuş bir isim. Hayatı da biraz tesadüflerle dolu. Tarih yaprakları 2012’yi gösterdiğinde Mısır’da Port Said faciası gerçekleşiyordu. Bir grup taraftar Port Said stadyumunu resmen yaktı, 74 kişi öldü ve bir sürü insan yaralandı. O yıl Mohammed Salah da Mısır Ligi’nde oynuyordu. Mısır o yıllarda aşırı karışıktı. İsviçre’den Basel, o yıl Mısır futboluna destek olmak için oraya geldi ve Mısır U-23 takımı ile bir maç düzenledi, Salah’ın kaderi o gün değişti. Salah’ı Basel çok beğendi. Sonrasında Basel’de genç yaşında harika anlar yaşadı, Chelsea gibi büyük bir takıma gitti, sonrasında Chelsea’de tutunamadı, Roma’ya gitti ve en son yolu bu yaz yeniden İngiltere’ye düşecekti. Bu yaz Liverpool’a geldiğinde hiç kimse böyle bir etki yaratacağını düşünmüyordu, iyi bir futbolcuydu ancak daha fazlası değildi, özellikle bir takımın ivmelenmesini sağlayacak kadar hiç değildi. Salah ilk birkaç maç normal seyrinde devam etse de çoğu futbol izleyicisi bunun sürerliliğinden emin değildi. Ancak Salah bunu sürdürdü. Bu sırada ülkesi Mısır’da da birçok şeyi değiştiriyordu, insanlar tarafından efsaneleştirilmesi futbolun kitleleri ne kadar etkilediğinin göstergesiydi aslında. Liverpool taraftarları ise bu sırada yıllar sonra yeniden birine düzgün inanabilmenin mutluluğunu yaşıyordu, Salah’a herkes hayrandı. İnsanlar onu bir futbolcunun dışında örnek bir insan figürü olarak görüyordu, hareketleri, mütevaziliği ile İngiltere’deki birçok insanın kalbini çalıyordu.

Salah İngiltere’de bu sene bir sürü rekora imza attı, ancak onun İngiltere’deki şanssızlığı ondan bir adım önde olan koskocaman bir takım olmasıydı neyse ki şansları onlarla Dünya’nın en büyük arenasında karşılaşmak olacaktı. Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde Liverpool Manchester City ile karşılaşacaktı. Manchester City İngiltere’nin bu seneki en iyi takımıydı ancak Liverpool farklı olarak Salah’a sahipti. Salah takımı için öyle bir etkiye sahipti ki basitçe söylemek gerekirse takımı o olmadığında tökezliyordu ancak Salah, İngiltere’nin bu sezonki en iyisini paramparça etti. Ve Liverpool gibi yıllardır aç olan bir takımı Dünya’nın en büyük futbol arenasında yarı finale çıkarttı, Salah yarı finalde de aynı seviyede oynadı ve şimdi Liverpool final için Kiev’e gidecek ve İngiltere’nin bu sezonki gol kralı. Salah İngiltere’deki insanların da doğuya olan bakış açılarını bir nebze değiştirmeyi başardı. Çünkü spor aslında bunun için kullanılabilecek en güzel araçlardan biriydi. İngiltere’deki rakip veya aynı takım fark etmeden herkese kendini sevdirdi. Salah Arap baharının en şiddetli yaşandığı şehirlerden biri olan Mısır için de bir çeşit ilham kaynağı oldu. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmamasına rağmen 5 milyona yakın oy alması, ülkedeki uyuşturucu ihbar hattından çağrı yapınca, uyuşturucu kullanımının iki günde yüzde 400 azalması ,doğduğu kasaba Nagrig’e temiz su, okul ve hastane gibi ihtiyaçlarını tek başına karşılaması bunların belki de en güzel örnekleri. Belki de insanlar onun sporcu kimliğiyle karakterinin kombinasyonunun mükemmeliğinden hoşlanıyordur.

Mohamed Salah gelecek hafta bu mükemmel yılının olabilecek en güzel finaline.Arkasında yıl boyunca yaptıklarıyla birçok destekçiyi de beraber götürüyor. Liverpool’un ezeli rakibi United’in büyük bir taraftarı olsam bile Salah’a hayranlığımı gizleyemem. Salah bu sezon İngiltere Ligi’nde sezonun futbolcusu seçildi, Liverpool ligte muhtemelen 3.olacak ancak Salah’ın yaptığı etkiyi buradan bile anlamak mümkün. Kendi başına birçok özel an yarattı ve ben de o dramadan çok hoşlanıyorum ve bu dramanın sonu umarım o büyük kupanın ellerinde yükselmesiyle sonlanır.

Türk Sineması, Infinity War ve Marvel Üzerine

marvel cinematic universe 10 years ile ilgili görsel sonucu

Film izlemek genel olarak insanların hayatında yaparken en çok memnuniyet duydukları şeylerden biridir. Farklı insanların yerine kendimizi koymaktan çok hoşlanırız hep. Süper kahraman filmleri ise çok başkadır, karakterler çoğu zaman gerçek dışıdır ancak kendimize yakın hissedebildiğimiz ölçüde, süper kahramanlara hayranlık besleriz. Örümcek Adam, Superman, Batman, Hulk… Hepimizin bir yerlerden aşina olduğu karakterler aslında. Hepimiz bu filmlerden bir şekilde kendimizden bir parça bulmayı isteriz. Peter Parker’ın bir anda normal bir insandan örümcek ısırığıyla, örümcek adama dönüşmesi ve hayatında yaşadığı problemler… İnsanların bu kültüre olan ilgisi çok önceden çizgi roman kültürü ile başlar. Yıllar önce çizgi romanlarda anlatılan olayların ilk kez düzgün filmlere sahip olduğu yıllar 2000’lerin başlarıydı. Mükemmel filmler yapılıyordu ancak süper insanların olduğu filmler çok başkaydı. İnsanlar bir çeşit hayranlık besleyerek seyrediyorlardı bu filmleri. İnsan doğası gereği güçsüzün yanındadır çoğu zaman. Toplumdan dışlanan ezilen insanları hep bir şekilde kalbine alır. Süper kahraman filmlerinde de karakterlerin özellikleri çok ana hatlarıyla açıktır. Bir karakter ya çok iyidir ya çok kötüdür. Ancak peki ya kötü karakterin hikayesini çok iyi yansıtırsanız? Tam 10 yıl önce, ilk Iron Man filmi çıktığında Marvel için harika planlanmış bir sinematik evrenin başlangıcıydı aslında. Yıllarca sürecek olan koskocaman bir evrenin ilk parçası bu filmdi ancak sonrasında 18 tane filmle en geniş evren olmakla kalmadı, gişe rekorları kırdı, harika filmler yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Infinity War ise yıllardır hazırlanan o pastanın kesilmeyi bekleyen en büyük parçalarından biri. Çünkü kötü karakterin de bir hikayesi var, bana göre insanlarda bir filmin değerlendirilme ölçütü, kötü karakterinin ne kadar iyi yansıtıldığıdır. Infinity War’da yaklaşık 6 yıldır geleceği hazırlanan bir kötü karakter öyküsü ve şuana kadar ki toplanmış en büyük süper kahraman ekibi var. Yani aslında jenerasyonları birleştiren bir film bu. Çünkü 10 yıldır filmlerde yer alan tüm süper kahramanlar bu filmde de var. Dünya sinema tarihi harika filmlerle dolu, Infinity War’dan elbette ki konusu itibariyle bir Inception, bir Esaretin Bedeli bir Matrix bekleyemezsiniz ancak bu film bir filmden çok farklı bir deneyim sunuyor. Yani eğer sinemada bir film izleyecek olsam bu kesinlikle Infinity War olurdu. Türkiye sinemasında tamamen rezalet olan filmlere verilen değeri görünce, bu filmin insanlarda bırakabileceği etkinin büyüklüğünü pek düşünemiyorum. Bir komedi değeri olmayan hatta bir kültür eseri bile sayamayacağımız filmlerle dolu Türk sineması. Buna rağmen salonları dolduran ve inanılmaz övgüler alıyor eş zamanlı. Bu biraz toplum yapısıyla da alakalı. Kötü olanı desteklersen, iyiye yapılacak hevesi de azaltmış olursun. Önümüze gelen her Türk filminin aynı dinamiklere sahip olması, aynı konuyu, aynı insanları, aynı şekili, aynı esprileri barındırması ve hala ilk kez karşılanıyormuş gibi bir ilgi alması cidden ilginç. Televizyonda dönen çalıntı işler ve aşırı inanılmaz bir şekilde insanın kafa yapısına zarar veren diziler ise bunun farklı bir boyutu tabi ki. Sinema her ne olursa olsun televizyondaki olayları da etkileyen bir şey çünkü. Sinema belirli bir zamana hizmet etse de televizyon hayatımızın her zaman bir köşesinde olan bir detay böyle düşününce de verilen hizmete, verilen değeri iyi düşünmek gerek. Çünkü bazı insanlarımızın, eğitim gördüğü tek yer televizyon olunca olaylar daha da korkutucu bir hal alıyor. Infinity War işte bu yüzden izlenmesi gereken ve örnek alınması gereken bir yapım. Yaklaşık 10 yıllık bir birikimin eserinden ve sindire sindire gidilen bir seriden bahsediyoruz. Sinema tarihinin en önemli yapımlarından biri olacağını tartışmaya bile gerek yok. Bu evrene hakim olmayabilirsiniz ancak yine de 30 yaşındaki bir adamın da, 7 yaşındaki bir çocuğun da aynı ölçüde etkileneceği bir film olacak, ve filmin başında da evrenin hiç hakim olmayan biri için özet geçileceği ve filmi anlayabileceği söyleniliyor. Gençlik dönemimi bu zamanda yaşadığım için ayrı bir şanslıyımdır belki. Zira bu evren başladığında 7 yaşındaydım, şimdi 17 yaşındayım. İlk kez sinemada izlediğim film bir animasyon olmuştu ancak benden bir önceki neslin sinemada ilk izlediği filmlerden birinin Tobey Maguire’nin oynadığı Spider-Man olduğuna da adım gibi eminim.

tobey maguire spider-man ile ilgili görsel sonucu

 

Avengers : Infinity War 27 Nisan Cuma günü görücüye çıkıyor. Her neslin sıkılmadan izleyebileceği, harika bir film olacak. 10 yıldır süregelen hikayenin en önemli parçası olacağı için ayrı bir güzel olacak. Yaklaşık 2.5 saatlik harika bir film izlemek istiyorsanız kesinlikle tavsiye ederim, eminim biraz yaşınızın bu film için büyük olduğunu düşünüyorsanız bile sandığınızın aksine sizi bir yerden yakalayacaktır.

 

Yazıyı bitirmişken hemen taze taze aşağıdaki fragmanı izlemek heyecanınızı arttıracaktır. İyi seyirler.

 

 

 

En İyi Sırdaşını Tanıyor Musun?

Genelde hayatımız üzerine önemli olayları en iyi arkadaşlarımızla paylaşırız, onlar bizim sırdaşlarımızdır, ancak gelişen dünyada en iyi arkadaşlarımızın bilemediği hatta belki de bizim bile bilmediğimiz bir algoritmalar zinciri var. Onlar bizim her şeyimizi biliyor. İnternete adım attığınız andan görünmez sırdaşımız hakkımızdaki tüm bilgilere sahip oluyor, peki ya biz buna ne zaman ve nasıl izin verdik ve bu veriler açığa çıksaydı toplum yapısına ne gibi zararları olurdu hiç düşündünüz mü? Whatsapp’ta çok güvendiğiniz arkadaşlarınıza attığınız özel mesajlar, aile fotoğrafları, Google’da yaptığınız aramalar, mailleriniz… İnternet buna yıllardır sahip, ve sahip olmaya devam ediyor. Dünya’nın en büyük arama motoru Google, aslında şuan Dünya’daki neredeyse bütün kullanıcıların basitçe ” her şeyini ” elinde tutuyor. Hatta Google’a mail atarak şuana kadar Google’un sizin hakkınızdaki bildiği her şeyi istebiliyorsunuz. Google tüm bunların ışığında sizin için birkaç saat içinde tüm bilgilerinizi toparlıyor ve mail olarak size gönderiyor, ama işin ilginç tarafı bu dosyanın boyutu, 35-40 GB’lara kadar çıkabiliyor bu ne demek biliyor musunuz? Yaklaşık 20 milyon sayfalık bir word belgesi. Yani aslında her birimizin internete hediye ettiği bir 20 milyon sayfalık word formu var. Bunun içinde şuana kadar yaptığımız tüm Google aramaları, gönderdiğimiz stickerlar, rehberimiz,mailler, gittiğimiz yerler, Youtube’da izlediğiniz her şey ve daha sayamayacağım bir sürü şey var. Hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum sayfaların yanındaki reklamlar hep ilgi alanımıza yönelik olur, işte bu direk arama sonuçlarından çıkartılan verilerle düzenlenir. Örneğin sen bir ” şiş kebap ” resmi ararsın, hemen reklamlarınız kebapçıların veya restaurantların reklamlarına dönüşür, söylediğimiz şeylerin dinlenerek daha iyi sonuçların verildiğini düşünen arkadaşlarım bile var, aslında pek de haksız sayılmazlar. Bu aslında çok güzel bir hizmet olabilir ancak peki ya kartlar değişirse?

Cambridge Analtytica 2014’te kurulmuş bir uygulama. Kullanıcılara 1-2 dolar vererek bir Facebook üzerinden bir anket yapıyor, tabiki bilgisayarın başında oturup 1-2 dolar kazanmak bir kullanıcı için harika. Ancak kullanıcı bu ankete girdiği anda tüm arkadaşlarının Facebook’ta beğendiği şeylerden tutun, her şeyi bu uygulamanın eline geçiyor o dönem bu uygulama 100.000 kişi tarafından kullanılmış ancak yaklaşık 50 milyon kişinin bilgilerine erişmiş. 2015’te bir grup kullanıcı CA’yı Facebook’a şikayet ediyorlar, Facebook ise Cambridge Analytica’ya lütfen yapmayın vari bir mesaj atıyor ki sonra CA tamam tamam sildik diyor ancak Facebook burada ne kanıt arıyor, ne bir şey. Ancak Cambridge Analytica bilgileri silmiyor. Sonrasında Cambridge Analytica başka yerlerden bilgiler satın alarak ( üyelikleriniz, internet hayatınız vs. ) devasa bir propaganda modeli oluşturuyor ve sonrasında Facebook üzerinden kişiye özel seçim propagandası yapmaya başlıyor, ve bu propagandayı bize ulaştıran şey ise Facebook reklamları. Olay tam olarak şöyle insanların bam teline uygun reklam propagandaları başlıyor. Örneğin mesela muhafazakar, az eğitimli, paralı ve aşırı aktif bir grup belirliyorlar. sonra bunlara, tam da gıcık olacakları bir dizi reklam sunuyorlar, ve fikir değiştirmeye çalışıyorlar. Kişinin hassasiyetlerine göre reklamlar düzenleniyor. Cambridge Analytica, yanında durduğu adayın rakiplerinin seçmenlerini de kararından döndürmek için reklamlar düzenliyordu. Herkes kendi reklamlarını görüyordu ve başka reklamları da göremiyordu yani, sistemin sadece kendin için olduğuna da inanıyorsun. 2017 ABD seçimlerinde Trump’un seçimi kazanmasında bu olayın çok çok büyük bir etken olduğu söyleniyor ve muhtemelen doğru da. Bu skandal geçtiğimiz aylarda ortaya çıktı, bir sistem düşünün 50 milyon kişinin bilgisini çok komik rakamlarla satın aldılar. Facebook algoritması şöyle anlatılır ; 10 beğeni ile, sizi ortalama bir iş arkadaşınızdan daha iyi tanıyor.70 beğeni ile arkadaşlarınızı geçiyor.150 beğeni , ana-babanızdan bile daha iyi tanımasını sağlıyor.300 beğeniyi analiz ederek size eşinizden daha yakın oluyor. Bunun vahameti ise şurada, gelecek yıllarda bu insanların fikirlerini değiştirmekte kullanılabilir ve kullanılacak. Bunları da aslında biz yapıyoruz, uygulamalar indiriyoruz, yeni şeylere kaydoluyoruz ancak içeriklerde verdiğimiz izinler, kişisel bilgilere ulaşması çok basit şeyler. Bunun için bir Facebook , hesaba bile gerek yok diyor, ben senin hakkında öğrendiğim bilgilerle zaten senin için halka kapalı bir profil oluşturdum ve onu reklamlarda kullanıyorum diyor, yani hesabınızı silseniz bile zaten koskoca bir tarihi elimizle şuana kadar verdik. Facebook bu skandal ortaya çıktığında 50 milyon değer kaybetti ancak hala kitleler için önemli bir temsilci ve olmaya devam edecek ve Facebook aynı zamanda Whatsapp, Instagram’ı da elinde tutuyor yani elini vermesen kolunu tutmuşlar zaten. Ben bu yazıyı yazmadan bir gün önce Mark Zuckerberg yani Facebook’un kurucusu duruşmaya çıktı bu skandaldan dolayı en çok sorulması gereken soru olan Facebook, Whatsapp, Instagram kullanmadığımız zamanlarda bizleri nasıl takip ediyor sorusu gündeme pek fazla gelmedi. Ancak Mark Zuckerberg sizin internet deneyiminizi daha iyi yapmak için çalışıyoruz diyor. Mark Zuckerberg’e dün sorulan en çarpıcı sorulardan biri, geçen hafta kimle mesajlaştın, hangi otelde kaldın sorularıydı ancak Zuckerberg sorulara haliyle cevap vermek istemedi, gizliliğin ne kadar önemli bir detay olduğu burada ortaya çıkıyordu aslında. Her yaptığımızı izleyen bir kamera var aslında ve bu kamera hep bizi takip ediyor, ve bundan kurtuluşumuz da yok. Adım attığımız her yeri bilen, yaptığımız her aramayı gizli bile olsa bilen, video geçmişimizi, kart ekstrelerimizi, aldığımızı sattığımız her şeyi bilen bir sistem bizi kontrol ediyor aslında. Ve en önemlisi biz bu sistemi her alanda kullanmak zorundayız. Düşünsenize geleceğin devlet başkanları, bilim adamları, Mars’a koridor açacak adamı, en önemlisi kendimizin her şeyi bu sistemin elinde ve ileride çok büyük yerlere geldiğimizde geçmişte yaptığımız aramaların, Youtube’da izlediğimiz videoların, reklamların, e-maillerimizin hepsi bir anda ortaya çıksaydı bize bunun getireceği toplumsal zararın farkında mısınız? Bu bir bilim kurgu filmi veya saçma sapan bir Illuminati teorisi değil, bu bir gerçek.

Bu olaydan kurtulmak imkansız ancak manipule olmak istemiyorsak yapmanızı önerebileceğim bazı şeyler var. Saçma sapan uygulamalar indirmeyin ve uygulamaları indirirken en azından ne izinler verdiğinizi bir düşünün, örneğin Getcontact gibi bir uygulamayla bütün rehberinizi bir havuza attınız ve basit bir nasıl kaydedildim ya acaba sorusuyla oldu bu, bunun bilincinde olamayabiliriz tabi ki. Google, Facebook, Amazon gibi oluşumların aslında bu politikası yararlı kullanıldığında Dünya tarihindeki en yararlı şeylerden biri olabilir, düşünsenize sizin isteklerinize göre yönlenen reklamlar sürekli sizi geliştirmeye çalışıyor ancak olay manipule etme seviyesine geldiğinde rahatsız edici oluyor. İnternet belki de gelmiş geçmiş en iyi icat, örneğin ben sizinle paylaşmak için bir yazı yazıyorum ve sen bunu internet sayesinde okuyorsun, yıllardır görmediğin ortaokul arkadaşını belki de bir görüntülü konuşma sayesinde yanında gibi hissediyorsun veya aylarca göremeyeceğin aile üyelerin sosyal medya hesaplarıyla her zaman yanında gibi olabiliyor. Ben size bu yazıda interneti protesto etmedim, bizler hepimiz masum kullaıcılarız. Ancak sosyal medyalar bizim için artık bir nevi kimlik ve her şeyin arşivlendiğini unutmamamız gerekiyor.

Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim, lütfen gitmeyin size birkaç tane link bırakacağım.

https://takeout.google.com/settings/takeout Bu siteden şuana kadar internet dünyasında yaptığınız neredeyse her şeyi arşivlenmiş bir şekilde Google’dan isteyebilirsiniz, size birkaç gün içerisinde mail ile göndereceklerdir yaklaşık 35-40 GB büyüklüğünde bir dosya gelecek ve bu dosyanın içinde her şey olacak aramalarınız, gittiğiniz yerler, üyelikleriniz,mailleriniz. Ha bence, bunu indirmek pek mantıklı değil Türkiye sınırlarında, çünkü rezalet bir internet hizmeti kullanıyoruz ama internete neler hediye ettiğinizi merak ediyorsanız bakabilirsiniz.

Yukarıdaki tweete tıklayarak, aslında demin attığım o arşiv neleri kapsıyor görebilirsiniz.

https://fularsizentellik.com/journal/2018/3/21/facebook-cambridge-analytica Bu yazıda kullandığım birçok bilgide buradan yararlandım yabancı kaynakları Türkçeye çevirmemde baya bir etkisi oldu.

Teknolojiyi tümüyle yermek, tuzdan arındırılmış deniz suyu ile yeşeren bahçeleri görmezlikten gelmek, onu gözü kapalı övmek ise Hiroşima’yı unutmak demektir.

Stuart Chase

Zirvedeyken Bir Anda Dibi Görmek | Bir Adamın Hikayesi

NBA, Dünya’nın en büyük spor endüstrisi olabilir. Bir şekilde rekabetçi ortamı tüm insanlığı kendine bağlamayı başaran, spor seven, sevmeyen herkesin bir şekilde aşina olduğu bir yer NBA. Haliyle içinde bir sürü, başarı, başarısızlık, kazanma,kaybetme hikayeleri barındırıyor. NBA ile tanışıklığım çok küçük yaşta, abimin sayesinde oluşmuştu, ilk kez bilgisayarda oynadığım NBA oyunları, Steve Nash’e olan sevgim, ve ilk kez İngilizce telaffuzunu öğrendiğim kelime olan Phoenix Suns. O günlerden sonra hep NBA ile bir şekilde bağım, uzak yakın devam etti. Böyle bir ortam olunca, tüm zamanların en iyisini tanımam da çok geç olmadı. Michael Jordan. Aslında hepimizin NBA’ye olan aşinalığında Lebron James, Kobe Bryant gibi isimlerle başı çeken adam Michael Jordan. Kobe Bryant sayesinde bir nesil nasıl Los Angeles Lakers’e sempati duymaya başlamışsa, MJ ile de birçok Chicago Bulls taraftarı olmuştur.Bu yazımda sizlere, Chicago’lu bir çocuğun hikayesini anlatacağım, aslında bu hikaye benim de son zamanlarda farkına varıp, üzerine bir şeyler araştırınca edindiğim bir hikaye oldu,bu aslında aynı zamanda insanın bir anda nasıl dibi görebileceğinin ve, nasıl psikolojisinin yok olabileceğinin hikayesi.

Derrick Martell Rose, 2007 yılında ilk sıradan, Chicago Bulls’a draft edildiğinde işler biraz farklıydı. Jordan gittikten sonra Chicago ortalama bir takıma dönüşmüştü, Rose ise makus talihi yenebilecek seviyede bir adamdı. Her şeyden önce Chicago’nun çocuğuydu ve harika bir oyuncuydu, Derrick Rose beklenenin asla altına düşmedi, hatta her zaman fazlasını yaptı. Kendine has bir stili ve karakteri vardı. Tüm işleri o yapıyordu, çok fazla çalışıyordu, tam bir liderdi. Egolarından kurtulmuş ve sadece işine adanmış bir adam, büyük çalışmaları ödülü yanında getirdi, Derrick Rose 2.sezonunda yılın çaylağı seçildi ve 3.sezonunda ise en değerli oyuncu seçildi, bunları yaptığında daha sadece 24.yaşına basmıştı, bu süreçte Adidas ile tarihin en büyük spor anlaşmalarından birine ( yaklaşık 14 yıl, 185 milyon dolar. ) uzun süreli bir sözleşmeye imza atmıştı. Derrick Rose her şeyiyle ligi kasıp kavuran bir adamdı, gençti, enerjikti ve seviliyordu, ama her şeyi baltalayan olay 3 yıl sonra meydana geldi.

Tarihler 2012’yi, ve Chicago ile Philadelphia’nin play-off mücadelesini gösteriyordu, o güne kadar küçük-küçük sakatlıklarla günleri geçen ve dolu dizgin oynayan Derrick Rose yine bir play-off serisinde oynuyordu. Bitime 1.12 dakika kala, Chicago tam 12 sayı ile öndeyken yukarıda talihsiz pozisyonda Derrick Rose sakatlandı, düşünsenize, 24 yaşında en genç MVP, yılın çaylağı, All-Star gibi ödülleri almışsınız ve kariyerinizi değiştiren o sakatlığı yaşıyorsunuz, para gibi konuları zaten arkanıza almışsınız, sadece bu oyunu seviyorsunuz. Derrick Rose’un işte bugün kariyeri sonsuza dek değişti, Derrick Rose bu sezonu kapattı. Rose gidince haliyle Chicago da çöktü. Tam 1 yıl basketboldan, sevdiği işten uzak kaldı Rose. Bir gün doktorlar Rose’u temize çıkardı. Rose’un artık sahalara dönmesi için sadece kendi isteğine bağlıydı, ancak Rose’un o sakatlığı kaldıramadığı çok açıktı, Dünya’nın en iyilerinden biriyken bir anda mental açıdan çökmüş bir adamdı, ama Rose’un daha sorunları tam başlamamıştı ve Rose hala insanları heyecanlandıran bir adamdı ve sakatlığından tam 525 gün sonra geri döndü. Ve döndüğü gibi, 31 dakikada 32 sayı, 9 asist gibi hayvani istatistiklere ulaşınca, insanların korkusu aslında bir nevi çözüm bulmuş oldu. Rose mental sorunlarını atlatmışa benziyordu, Chicago şehrinin umutları artıyordu.Ama bu çok uzun sürmedi.

Derrick Rose döndü ve normal sezonda 10 maç oynandı ancak 2013’ün Kasım’ında Rose’u aynı sakatlık bu sefer diğer dizinden buluyordu, NBA tarihinin en büyük adamlarından biri olacağına kesin gözüyle bakılan adam, 525 gün bir sakatlık geçirmiş, sonra geri dönmüş ve 10 maç oynayıp bu sefer diğer dizinden sakatlanmıştı. İşte tam bu an Rose’un aslında bir daha asla eski Rose olamayacağının kanıtıydı. Çünkü bu adam kariyerinin en verimli döneminde, 2 yıl eline top değmeyecek hale gelmişti, ve Chicago’nun kahramanı yeniden düşmüştü. Sakatlıklarla dizi neredeyse, cam kıvamına gelmiş, minimum darbeyle bile ölü bir hal alıyordu, Derrick Rose nihayet döndü ancak bir daha asla eskisi gibi olamadı, 8 yıl sonra New York Knicks’e takas oldu, aslında son iki sezon 50-60 maç oynadı. Ama mental olarak hiç iyi olmadığı aşikardı, çünkü artık hayal kırıklıklarıyla doluydu, basketbola sevgisini yitirmişti, ve korkulan oldu Derrick Rose sıradan bir oyuncuya dönüştü. Geçen sene bir dönem, bir maçtan sonra tası tarağı toplayıp ortadan kaybolmuştu, birkaç gün sonra geri dönmüştü. Bu sezonun başında LeBron’un takımı Cleveland’a geldi ancak Cleveleland onu Utah’a takasladı, Utah onu istemediğini açıkladı ve şuan daha yeni Minnesota’ya imza attı, çevresindeki insanlara onu sürekli, artık sıkıldığını ve basketbolu bırakmak istediğini açıklasa da bir şekilde geri dönüyor, 24 yaşında Dünya’nın en iyi 3 basketbolcusu arasında sayılabilecek bir adamken, 30 yaşında, istenmeyen bir adama dönüşmek ise olayı dramatize eden taraf.

Derrick Rose her şeye rağmen, bir sporcu olarak en beğendiğim adamlardan biri olarak kalacak.Onun hayatında böyle şanssızlıklar yaşaması, aslında bir çeşit hayatın tesadüfü bence. Emek verip, üzerine çalıştığımız şeylerin bir anda elimizden kayabileceğinin kanıtı, bu sakatlıklar olmasaydı ne mi olacaktı, Derrick Rose muhtemelen şuan, Curry-LeBron gibi adamlarla karşılaştırılıyor olacaktı. Onun parayı önem vermediği çok aşikar, o basketbola aşık, ama artık aşkının hayal kırıklıklarıyla dolu bir adam, bir gün basketbolu bıraktığında, ne olarak anılmak istersin sorusuna kazanan cevabını veren bir adamın, NBA şampiyonluğu kazanma ihtimali artık çok uzak. Hayat böyle işte, dün gece en iyiyken, öbür gün bir kaybedene dönüşebilirsin, önemli olan burada zoru başarıp psikolojini düzgün tutmak, tabi ki böyle bir olay yaşanmadan tahmin edilemez. Bu yazımda bir basketbol hikayesini olabildiğince, herkese hitap eden bir hale getirmeye çalıştım, okuduğunuz için teşekkür ederim.

Muhabir : Boston senin içeri girmeni engellemek için her şeyi yaptı, bazen beş kişiyle karşına çıktılar. Boşlukları nasıl bu kadar iyi görüp penetre edebiliyorsun?

Derrick Rose : Hiçbir şey görmüyorum, sadece dalıyorum. Tanrı bana deliklerden çok hızlı geçme yeteneğini verdi, ben de bunu değerlendirmeye çalışıyorum.

Bloguma Hoşgeldiniz.

Herkese selamlarımı ileterek ilk yazımı yazmak istiyorum, ismim Ege, 16 yaşındayım. 5-6 yıl öncesine kadar kendi kişisel Facebook hesabımda futbol içerikli yazılar paylaşırken bir gün bir blog açarak işi biraz daha kurumsallaştırmıştım ancak araya zaman vs. girince blogum tarihin tozlu sayfalarına karışmış ve bir daha aktif olmamak üzere veda etmiştim. Üzerinden geçen birkaç yılda, o zamandan beri takip ettiğim şeyleri takip etmeye devam ettim ve içimde olan o ara sıra bir şeyler karalama ve insanlara bir şeyler sunma isteğimi içimde korudum. Yatmadan önce, bir şeyler okumak hoşuma gidiyor, insanların, geçmişin, geleceğin hikayelerini okumayı seviyorum. Ben de bu blogta yoğun yaşamımdan kurtulduğum anlarda olabildiğince haftada 1-2 yazı yazıp sizlerle paylaşacağım. Genel olarak içeriğimi spor, filmler, müzik, teknoloji olarak belirledim, bunlar benim yapmam gereken şeyleri bir kenara bıraktığım anda tercih ettiğim şeyler, ben de aynı kıstas ile yine yapmam gereken şeyler bitip boş zamanım oluştuğunda size bunları anlatmak istedim, yakın bir zamanda herhangi bir konu hakkında bir yazı yazmayı planlıyorum, herkese iyi günler ve iyi akşamlar.

 

ABD’deki Siyahi Ayırımından Olimpiyatlara | 3 Güzel Adam

American History X yıllar önce yarım yamalak izlediğim bir filmdi, bu film ilk kez Amerika’daki yıllar önce olan siyah-beyaz ayrımının bilincine varmamı sağlamıştı ama o zaman neden olduğunu anlayamamıştım. Sonrasında bu işin tarihini okumuş ve biraz daha bilgi sahibi olmuştum, son zamanlarda Marvel’in Black Panther adlı filmini izleyip içindeki o hafif siyasi mesajı hissedip, Amerika’daki tüm siyahilerin bu filmi sahiplendiğini görünce aklıma bu konu yeniden geldi ve yeniden bir araştırma yaptım.. Öncelikle ABD’de hala bir siyah-beyaz ayrımı olduğunu düşünüyorum, hala toplumda görünmez bir kast sistemi varmış gibi görünüyor. Yıllar önce Virginia’ya getirilen siyahi işçilerle başlamış bu tarih… Bunları araştırırken önüme çok güzel bir hikaye çıktı ve ben de bunun hakkında yazmak istedim, 3 adamın hikayesi.

1968 yılı, Dünya tarihi için çok farklı bir yıldı özellikle de siyahiler için, bir çeşit sembol olan Martin Luther King’in ölümüyle, daha da karışık bir hal alır. 1955’te Rose Parks isimli siyahi kadının, beyaz bir kadına otobüst yer vermemesinden dolayı tutuklanmasının ardından Amerika’daki siyah-beyaz savaşı farklı bir boyut alır. Bu dönemde siyahiler toplumun her alanında önleri kapatılır, otobüslerde beyazlarla ayrı yerlerde otururlar, çocuklarını okula gönderemezler, oy kullanamazlar… Bu dönemde Amerika’da bir grup vardır ismi ise Kara Panter’lerdir. Siyah deri eşyalar giyerler, siyah gözlükler, eldivenler, bereler… Siyahiler o dönemlerde Amerika’nın her türlü pis işinde kullanılırlar, savaşlara giderler, spora olan yatkınlıklarından dolayı Amerika adına yarışırlar ama döndüklerinde Amerika’da olan ayrımcılık devam eder çünkü toplum yapısı iç-içe girmeye izin vermez. Muhammed Ali hakkında o zamanlardan şöyle bir anektod paylaşmak istiyorum.

…“Afrikalı Amerikalılar bu savaşa gittikçe daha çok karşı çıkıyorlardı. Muhammed Ali, 1967 yılında, Vietkonglulara karşı hiçbir düşmanlığı olmadığını, hiçbir Vietnamlının onu zenci (Negro) olarak nitelendirmediğini söyleyerek orduya alınmayı reddettiğinde, Siyahlar arasında yaygın biçimde hissedilen bir duyguyu dile getiriyordu. “Neden, Negro (zenci köle) diye adlandıkları kişiler arasından biri olan benden, üstelik burada Siyahlara köpek gibi davranılıp, onların en temel insanlık ve kişisel hakları reddedilirken, evimden 16.000 km. uzaktaki bir yere gidip, deri rengi farklı insanların üzerine bomba, obüs topları atmaya gitmek için bir üniforma giymemi istiyorlar?” Bunları söylediği için Muhammed Ali’nin şampiyonluk unvanı geri alındı ve Ali yıllar boyunca boks lisansından mahrum edildi.” …

1968’de olan olaylar ise biraz daha farklıydı. Meksika’da olimpiyatlar yapılıyordu, o dönem Meksika da karışıkmış. Amerikalı Tommie Smith 200 metrede altın madalya kazanır. İkinciliği Avustralya’dan Peter Norman ve üçüncülüğü yine Amerika’dan John Carlos alır. ABD’li atletler siyah, Peter Norman ise beyazdı. O dönem ABD’de olan ırkçılık son derece yukarı bir seviyeye tırmanmıştı. O dönem siyahilerin ırkçılığa karşı çıkması büyük bir riskti, ancak böyle bir organizasyon siyahilerin sesini duyurması için birincil bir şanstı.Madalya töreni için bekledikleri sırada, Carlos, Peter norman’ın yanına gelerek şöyle demiş:

– İnsan haklarına inanıyor musun?
– Evet, inanıyorum.
– Peki ya tanrıya?
– Bütün kalbimle…

Bunun üzerine, iki siyahi atlet kafalarındaki eylem planını açıklamışlar, Norman buna tereddütsüz bir şekilde katılmış. İlk defa böyle büyük bir protesto gelecekti, siyahilere yapılan ayrımcılığı, ikincil vatandaşlığı resmen protesto edeceklerdi. İsimleri anons edildiğinde Smith ve Carlos ayakkabılarını çıkarır, kürsüye doğru yalın ayak yürürler. Amerikan Marşı çalmaya başladığında ikisinin de gözleri yerde ve eldivenli olan ellerini göğe doğru kaldırmış, gururlu, cesur birer sütun gibi dururlar. Peter Norman da bu sırada İnsan Hakları İçin Olimpiyat kokartını, kalbinin üzerine koyar.Marş boyunca Smith ve Carlos’un fakirliği sembolize eden çıplak ayakları, zenci başkaldırısını anlatan siyah eldivenleri, yere doğru mutsuzluğu anlatan bakışları ve yanlarındaki dostluğu ve eşitliği sembolize eden beyaz tenli arkadaşlarıyla bu inanılmaz görüntü ortaya çıkar.

Sonunda siyahiler Dünya’da seslerini duyurmuşlardır, bu fotoğraf öbür gün Amerika’da tüm gazetelerin ana sayfasını süsler. Ancak asıl olaylar bundan sonra başlar. Siyahi olan Carlos ve Smith, olimpiyat kampından uzaklaştırılır, spor hayatları biter ve ülkelerine dönünce nefret ile karşılaşırlar, ve evlilikleri biter. O günlerde siyahilerin haklarının olduğu savunan beyaz sayısı da çok azdır. Peter Norman ülkesine dönünce yine atletizm kariyeri biter, toplumdan dışlanır hatta evliliği bile biter. 3’lü görüşmeye devam eder, dostlukları asla bitmez. Peter Norman 2006’da kalp krizi geçirip evinin bahçesinde ölür.

Tommie Smith ve John Carlos

Carlos, Norman’ın cenazesinde şunları söyler ;

“Yapacağımızın atletik bir başarıdan çok daha büyük olduğunu biliyorduk. Planımızı anlatırken Norman’ın gözlerinde korku olacağını düşünmüştüm, sadece “sevgi” gördüm.

Tommie şunları ekler ;

“Peter Norman, doğru olanın hiçbir zaman yanlış olmayacağına inanan bir adamdı. Her zaman benim dostum olarak kalacaktır. Bu ruh hiç ölmeyecek. Siz de bu kaya gibi sağlam miras ile yaşayacaksınız”

2012’de Avustralya parlementosu Norman’dan resmi olarak özür diler ve ırklar arası eşitlik için verdiği çabayı tebrik eder ancak çokk geç kalınmıştır çünkü öleli 6 yıl olmuştur. Ülkesi için örnek olacak bir adamın kariyeri bunun için bitmiştir. Bu tarihi an asla unutulmayacaktır ve tarihin en güzel sayfalarının birinde hala Peter Norman, Tommie Smith ve John Carlos’un bu örnek davranışı yer alacaktır.

Birlikte kardeş gibi yaşamayı öğrenmeliyiz, yoksa birlikte aptal gibi öleceğiz !

Martin Luther King Jr.

Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim. Yazı boyunca olayı öğrenmemde ve yazıya dökmemde bana yardım eden kaynaklar;

1

2

Yapay Zeka Üzerine Teoriler

Yapay zeka, programa dilinin doğuşundan beri, bilim kurgu filmlerine konu olan üzerine sayfalarca yazılabilecek üstün bir konu. İnsanların bazıları bir şekilde bir gün yapay zekanın insanlığı yenip, tahta oturacağını düşünse de, bu işin derinine inince olayın ne kadar farkılaştığını anlayacaklardır, olayın derinine inmek için insanın ürettiği bir şey nasıl insanı yenebilir gibi klişelerden kurtulmak gerek.

Yapay zeka kendi algoritmasını oluşturabilen, kendi kendini programlayıp geliştirebilen bir programdır. Yapay zekayı şöyle açıklayabiliriz, duyguları yoktur ancak duygusu varmış gibi davranabilir. Belki de 2. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren adamlardan biri olarak tanımlayabileceğimiz Alan Turing ( The Imitation Game izlerseniz,fikriniz oluşacaktır ), bundan yıllar yıllar önce bir test hazırlamış, testin amacı tam olarak şu, bir makine, bir insan ve bir hakem düşünün makine hakemi insan olduğuna ikna etmeye çalışıyor, olay şöyle güzel örneklenmiş, hakem çok zor bir matematik işlemi sorar, gelecek cevabın hızına göre makine veya insan olduğunu teşhis edebilir, burada makine cevabı geciktirip insan taklidi de yapabilir. Turing 1950’lerde bu testi ürettiğinde 2000’lerde bu testin geçileceğine inandığını söylemiş ve 2014’te Reading Üniversitesi’nde 13 yaşında bir çocuğun programı Turing testini başarıyla geçmiş. Turing testini hayatınızda nerede kullandığınızı merak ediyorsanız, bir yere kayıt olurken hani altlarda hep ben robot değilim diye bir doğrulama yapmanız istenir, veya bir kod yazıyordur ve siz de o kodu geçersiniz oraya, işte bu da basit bir Turing testi örneğidir.

Yapay zekanın tanım kısmını geçtikten sonra bana pek bir ilginç gelen, size de ilginç geleceğini düşündüğüm bazı olayları anlatmak istiyorum. Google geçtiğimiz günlerde autoML diye bir proje başlattı bu proje aslında tam olarak yapay zekaların yapay zeka üretmesidir. Ve sonrasında Google’ın ürettiği autoML mekaniğinin, Google’ın yapay zeka üreten mühendislerinden daha iyi yapay zekalar ürettiği açıklandı. Aslında bu bir ilk değil zira yapay zeka insanları birçok konuda zaten yenmeyi başarmış.

Kasparov satrançta Messi sayılabilecek bir adammış. Ancak 1997’de IBM’nin ürettiği Deep Blue, Kasparov’a en hızlı yenilgisini vermekle kalmamış, bu gelişme yapay zeka tarihinin en büyük olaylarından biri sayılmış.

Elon Musk’u geçtiğimiz günlerdeki efsanevi Falcon Heavy fırlatılışından kesinlikle tanıyorsunuzdur. OpenAI ise Elon Musk’un ekibi tarafından geliştirilen bir yapay zeka projesi.Ekip araç olarak Dota 2’yi kullanmış, Dota 2’yi neden seçtikleri sorulduğunda öğrenilmesi ve mekanikleri çok uzun süren rekabet ortamı yüksek bir oyun olarak tanımlıyorlar. Yapay zekanın nasıl eğitildiği ise işin aşırı ilginç kısmı. Yapay zekaya oyun hakkında hiçbir fikir verilmedi, sadece hasar vermek iyidir, kazanma iyidir, kaybetmek kötüdür, hasar vermek kötüdür gibi aşırı basit komutlar verildi, Dota 2’nin özel stratejileri hakkında herhangi bir kod yüklenmemiş. Robotu başta kendisiyle oynatmışlar, kendisini yenmesi iki saat sürmüş, kendi stratejilerini geliştirmiş ve iki hafta sonra profesyonel bir Dota oyuncusu haline gelmiş. Son olarak büyük bir eSpor turnuvasında OpenAI, Dünya’nın en iyi Dota oyuncusu yendi ve bunu yapması sadece 2 hafta sürdü.

Başka bir örnek vermek gerekirse Apple’ın iPhone X ile beraber ürettiği FaceID teknolojisi her halükarda yüzünüzü tanıyabileceğini iddaa ediyor ve bunu da yapay zeka ile yapıyor. Olayın tabikide ürkütücü kısımlarıda var. Örneğin geçenlerde Facebook’un ürettiği iki yapay zeka kendi kendilerine bir dil oluşturdular ve onun üzerinden haberleşmeye başladılar, bunun üzerine hemen kapatıldılar.Microsoft 2016 yılında insanların eğlenmesi için bir tane chat robotu geliştirdi ismi ise Tay’di. Tay insanlarla yeni şeyler öğrenecek ve sürekli kendini geliştirecekti. Ancak 16 saat geçmeden kendine ait Twitter hesabından saldırgan ve ırkçı tweetler atmaya başladı, ve bunun üzerine hemen yine el konuldu. Amazon’un da bir tane yapay zeka robotu vardı, bunun ise insanları inanılmaz bir şekilde bomba yapmaya yönlendirdiği ortaya çıktı, kendi başına masum olan Termit, Siyah Toz gibi şeyler birleşince ölümcül bomba örnekleri ortaya çıktı. Yapay zeka cidden güzel olduğu kadar aynı zamanda aşırı ilginç bir konu, iyi yararlanıldığı sürece Dünya uygarlık seviyesinin ilerlemesine büyük bir katkı yapacağı yüzde yüz gibi. Ben çok kötü bir hal alacağını düşünmüyorum insanlar şuan bunu aşırı yararlı bir biçimde kullanıyor, ancak abartmamak gerek. Elon Musk, Stephen Hawking gibi adamların Yapay Zeka üzerine olan kaygıları ve dikkatli kullanılmasını savunmaları bence olayın unutulmaması gereken tarafı.

Yapay Zeka hakkında bakabileceğiniz şeyler;

https://www.messenger.com/t/Ruuh Microsoft’un yapay zeka robotu, hiç arkadaşım yok bir tane yapay zeka arkadaşım olsun diyorsanız deneyebilirsiniz.

https://medium.com/deep-writing/harry-potter-written-by-artificial-intelligence-8a9431803da6 Harry Potter’ın serisine okuduktan sonra, yeni bölümler yazmaya başlamış yapay zeka, buradan yapay zekanın yazdıkları okunulabilir.

View story at Medium.com

Yukarıda gördüğünüz video yapay zeka tarafından üretilen bir şarkının klibi, ismi Deep Shimon 5000’den fazla beste yapmış ve yapmaya da devam ediyor.

Yapay zeka hakkında izlenebilecek dizi ve filmler;

Black Mirror

Matrix

Terminator

Artifical Intelligence A.I

Avengers: Age of Ultron

Yazımın bazı haber kısımlarında aşağıdaki bölümden baya bir yardım aldım tam kısmını okumak isterseniz aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz, yazımı okuduğunuz için çok teşekkür ederim, iyi günler.

Link

Hırsın Getirdiği Öfke | Tonya Harding’in Hikayesi

Bazı insanlar vardır, ilk görüşünüzde ona kanınız ısınır ve mükemmel bir insan olduğunu anlarsınız, Roger Federer benim için böyle bir adamdır mesela, çok severim keza ezeli rakibi Rafael Nadal’ı da. Harika bir rekabetin anahtarıdır aslında dostluk, eğer rekabet ettiğin insanı da seversen, o rekabet çok tatlı bir hale gelir. Bu yüzden severim Federer-Nadal ikilisini, dışarıda birbirini çok seven iki dostlardır aynı zamanda, birbirlerine sonsuz bir saygı duyarlar, hırsları asla kararlarının önüne geçmez ahmakça bir şey yapmazlar, belki de bu tenisin o asil ve güzel havasından geliyor olabilir. Spor dediğimde aklınıza bir sürü rekabet gelebilir, Lebron – Kobe, Ronaldo – Messi vs. vs. , ama en ilginç ve en çirkin olaylara sahne olmuş, bir rekabetin perde arkasını ben de geçtiğimiz günlerde gördüğüm bir film sonrası öğrendim, bu insan hırsının da nasıl bir raddeye gelebileceğinin göstergesiydi sanırım, Tonya Harding kütük Amerika, zaman 6 Ocak 1994, bu olayı bir de sizinle paylaşmak istedim.

Tonya Harding 1970’te Oregon’da doğmuş bir buz patenci, çocukluk zamanında birçok problem ve travma geçirmiş, annesi ile yaşadığı problemler felan derken büyüyor ama disiplinsizliği yok değil, astımına rağmen sigara kullanıyor, yarışmalara geç kalıyor vs. , ama öyle ya bir şekilde başarıyor, 1991’e geldiğimizde 21 yaşında uluslararası bir müsabakada, çok zor bir hareketi tamamlayabilen ilk kadın sporcu olarak tarihe geçiyor, tarihe geçiyor ama her şey ondan sonra başlıyor.

En sağda gördüğünüz kadının ismi Nancy Kerrigan, Nancy de aynı yarışma da 3.oluyor, ancak insanların gözüne daha çok sevimli gelen isim Nancy Kerrigan, çünkü Tonya Harding gibi garip tavırları yok, Tonya Harding çok zor günler geçirmiş ama Nancy Kerrigan ona göre daha rahat, ve insanlar onun daha başarılı olacağına inanıyordu, markalar Tonya yerine Nancy’i tercih ediyordu. Kamuoyuna Nancy Kerrigan ve Tonya Harding ikilisi harika bir rekabetin arkasındaki harika bir dostluk olarak lanse edilseler de aslında arkaplanda olaylar öyle ilerlemiyordu biz de bunu 1994’te tanık oluyorduk.

Tonya Harding ve Nancy Kerrigan 1994’te bir şampiyonaya katılmak üzerelerdi ve aynı dalda yarışacaklardı, Tonya Harding’in en önemli rakibi Nancy idi. Ancak ne olduysa o an oldu, Nancy Kerrigan’a yüzü görülmeyen bir adam demir sopayla bacağına vurdu.

Çok büyük bir talihsizlikti bu, Amerika ona bu olaydan sonra daha fazla tutundu özellikle ” why me? ( neden ben ) ” diye bağırdığı an ile herkes ona bağrına bastı. Nancy Kerrigan bu süreçte hızlıca toparlanmaya çalıştı, ancak her şeyin daha da ilginçleştiği an, demir sopanın sahibinin araştırıldığı soruşturmaydı.

Soruşturma sonuncunda saldırıyı Tonya Harding’in eşinin ve onun ekibinin düzenlediği anlaşıldı, işte bu an olaylar iğrençleşti. Kerrigan’ın kariyerini bitirmek için yapılan o hareketin Tonya ile alakalı olmasının öğrenilmesi üzerine Tonya Harding inanılmaz büyüklükte cezalar aldı. 500 saatlik kamu cezası, 160.000 dolarlık tazminat ve ömür boyu buz pateninden men. Tonya Harding ise hapse girebileceğini ancak ömür boyu buz pateninden men cezasının verilmemesi için yalvarıyordu. Peki Kerrigan’a ne mi oldu? Kendini çok kısa sürede toparladı ve insanların harika desteği ile Kış Olimpiyatları’nda gümüş madalyaya ulaştı.

Tonya Harding sonrasında şansını değişik şeyler de denese de insanlar tarafından nefret edilen bir kişiye dönüştü, neden yapmıştı ki bunu, bu insanın nasıl bir varlık olduğunu gösteriyordu aslında, insanlık şuana kadar saçma sapan savaşlar yaptı, toprak uğruna, keyif uğruna, veya petrol uğruna, su uğruna vs. Bunların hepsinin ortaklığı şuradaydı insanlar tüketmek istiyordu, en iyisi olmak istiyordu, hırsı tutkusu her zaman kafasının önüne geçti. Kıskançlığıyla kaybetti, kazandı, öldürdü, yıktı. Tonya Harding aslında insanların istediği o idealliğe ulaşmak istiyordu ama insanların kafasında o imaja asla ulaşamıyordu, insanların o idealinde Nancy Kerrigan yatıyordu ve belki de Tonya’nın böyle bir olayla adı geçmese, Nancy Kerrigan’dan daha başarılı olacaktı ancak olmadı, çünkü bunu hırsı engelledi. Aslında bu biraz yetiştiği çevre ile de alakalıydı, küçüklüğünden itibaren yaklaştığı insanlara rekabet edeceği bir arkadaştan çok bir düşman olarak bakmasını sağlayacak annesi vardı. İnsanlar olarak kavgadan ve kaostan zevk aldığımız kesin, aslında Tonya’yı da böyle yapan biraz kaos ortamıydı, çünkü insanlar Tonya’yı sevmiyordu, bizler hep idealliğe ulaşamasak da her zaman kafamızda ideal modelini çizeriz, ve kusur buluruz. Komşunun çocuğunun her zaman daha iyi olarak aktarılmasının sebebi de budur mesela, ana konuya dönecek olursak, Tonya Harding etik olmayan bir davranış yaptı ve bedelini kariyeriyle ödedi. Hırs, dizginlendiği sürece, insanı her zaman daha iyisini yapmaya tetikler. Ancak hırs ile kıskançlık birleştiği an Tonya Harding’in hikayesine döner.

Bu yazıyı yazmamda ilham veren, Oscar adayı, ve Tonya’nın nasıl bir kadın olduğunu daha yakından anlamak için Ben, Tonya ” I, Tonya” adlı filmi seyredebilirsiniz, fragmanını aşağı bırakacağım, okuduğunuz için teşekkür ederim.

Fight Club,Kapitalizm,Planlı Eskitme Üzerine.

Screen-Shot-2016-03-10-at-8.03.44-AM

Fight Club filmi, yıllardır izlemek için ertelediğim ve çok iyi olduğunu bilmeme rağmen, ancak yıllar sonra geçen Cumartesi izleyebildiğim bir film. Burada Fight Club’un ne kadar iyi bir film olduğunu size anlatmayacağım, Fight Club her gün hayatımdaki yaşadığım bazı olayların farkına varmamı sağladı, bu yönüyle bende özel bir yer edindi.Film sisteme aykırı bir film, kapitalist sisteme de göndermeler yapılıyor sürekli, kapitalizmi her ne kadar kötü bulsam da biraz da olsa insanların ona muhtaç olduğunu düşünenlerdenim, filmi bu yazıda biraz araç olarak kullanacağım.
Okul hayatımdan kalan çoğu zamanda gelecek için çalışmaktan sonra gelecek için hayaller kurarım, bir çoğumuzda zaten böyle yapar. Kendimi hep, yıllardır uğruna çalıştığı hedefleri bulmuş, bir amaca ulaşmış ve bir diğer amacı kovalayan bir insan olarak hayal ederim. Birçok insan da hep geleceği hayal eder.Filmdeki karakter buna ulaşmış gibi ancak bir de bir çeşit huzursuzluğun içinde. Huzursuzluğunu evine sürekli yeni eşyalar alarak geçiştiren, hayatının tatminsizliğini sürekli yeni mobilyalar yeni eşyalar alarak geçiştiren birisi. Ama olayın şöyle bir güzelliği var karakter tatminsizliğinin farkında. Hayatlarımızda da hepimiz böyle sayılırız aslında. Hayatınızın her döneminde farklı olaylardan dolayı bu tatminsizlikleri yaşayıp hayatımızın ne kadar monoton olduğundan şikayet ederiz. İnsanlar böyle yaşamaya alışmış ve biz de böyle yaşamak zorundayız.Ama Dünya’da insanlar bu sistem denilen şeye birçok kez yeniliyor.
Düşünsenize, bir cep telefonu çıkıyor ve insanlar onu bir prestij olarak görüp onu satın almak istiyorlar, bu gayet normal bir durum ancak sistem onu planlı bir şekilde eskitiyor, ve normalde yıllarca rahatça kullanabileceğiniz şeylere sırf planlı eskitmeden dolayı bir şekilde kendi kendine ömrünü tamamlamasından dolayı tekrar para ödüyorsunuz, bu şekilde sistem için kazandığınız parayı yine devrin dönmesi için harcamış oluyorsunuz. Aslında bu gelişen teknoloji sayesinde gayet normal bir durum olsa bile cidden kayda değmeyen değişikliklerle insanların sürümlere para ödemesi, ve bunu bir zorunluluk gibi düşünmesi garipsenecek bir durum. İnsanların hep psikolojik olarak üstünlük sağlamasından dolayı bu çarkta olduğunu düşünürüm. Belki de tüketim çılgınlıklarımızdan dolayı planlı eskitmeye kurban gidiyoruzdur.

“Biz tüketiciyiz. Tutkulu bir yaşam tarzının yan ürünleriyiz. Boşversene. Çimen yeşili çizgili oturma grubunu da boşver. bence eksiksiz olmaya kalkışma. mükemmel olmaya hiç çalışma. Bırak evrilelim. Bırakalım her şey düşeceği yere düşsün.”

Filmde karakter bir şeyleri yanlış yapmasının farkına özgür bir insanla beraber varıyor, onun sayesinde hayatındaki bazı insanlardan kurtuluyor, onunla beraber bazı şeyleri önemsememesi gerektiğinin farkına varıyor, sistemi önemsemiyor ama bir süre sonra sistemin başında oluyor aslında. Hiç emekli olmadım ama bu karakterin dinginliğine bence insanlar ancak emekliliklerinde ulaşabiliyorlar. Yıllarca süren hayatlarında belki de bu dişlinin bir parçası olduklarını bilmeden yaşıyorlar ve devam ediyorlar.Amerika’nın zamanında bireyin hayatındaki zorluklara katlanabilmesi ve toplumun manipülesi için, sisteme bağlayıcı ama aynı zamanda sisteme eleştiri getiren, şiddet ve aksiyon içeren filmler yaptıklarını okumuştum. Bunun başında The Matrix ve Fight Club geliyordu. O zamanlar insanları sisteme böyle daha iyi bağladıklarını ve deli gibi gişe yapıp amaçlarına ulaştıklarını okumuştum.

Fight Club beni tam burada, hayal kırıklığına uğrattı, çünkü filmin bana verdiği o aykırı mesajı, filmle ilgili birkaç bir şey okuyup sonra resmi Fight Club sabunlarını, resmi ürünlerini görünce filmin verdiği tüm havanın aslında filmle kaldığını anladım. Günün sonunda Dünya böyle bir yer, ve üzerinde Fight Club yazan bir sabunun üzerinde bir şey yazmayandan hiçbir farkı yok. Sisteme eleştiri getirmek, benim sisteme karşı olduğum anlamına da gelmiyor çünkü insanlar sisteme uymaya alışmış ve ben de bu düzenin bir ferdi olduğumun farkındayım, mesela 1.5 yıl sonra büyük bir sınava gireceğim ve bu sınav hakkında her gün bir şeyler değişebiliyor ancak buna karşı gelemiyorum çünkü tek başıma bir şeyi değiştiremem, ve birçoğu da benim gibi düşünüp tek başına bir şey yapamayacağına inanıyor. Bu filmden sonra sadece biraz daha bir şeylerin farkına varmış gibi hissettim. Özetle Fight Club, izlemenizi önerdiğim bir film. Sistem gibi sözcükleri ve böyle yazıları pek klişe bulsam da, Fight Club’tan girince böyle bitirmiş bulundum, okuduğunuz için teşekkür ederim, Fight Club’tan güzel bir alıntı ile bitirmek istiyorum.

Hiçbir zaman tamamlanmış olmayayım, ne olur!